21 Ara 2008

Kırmızı Ev (bölüm 5)

Maribel hemen hemen her gün Frida ile görüşüyor geleceği günü sabırsızlıkla bekliyordu.Burayı,yaşantısını,geçirdiği günleri Frida'ya anlatarak buraya hazırlanmasına yardımcı oluyordu kendince.

Genellikle sabahları kahvaltıdan sonra,kahvelerimizi alıp kışın soğuğunu izleyeceğimiz cam kenarında sohbetimizi yapıyorduk.İlerleyen saatlerde ya beraber Cafe'ye gidiyorduk ya da Maribel tek başına gidiyordu.Son zamanlarda Jansın'dan daha bir bahsetmeye başlamıştı ve bahsederken gözlerinde ki ifade bana dostluk,arkadaşlık kavramından çok sevgiyi ve huzuru çağrıştırıyordu.Gerçi bunları hiç sormamıştım,açıkça bahsetmemiştim ama elinden düşmeyen telefonu ve gün geçtikçe çoğalan heyecanından ötürü pek te gerek kalmıyordu soruya-cevaba...

21 Aralık 2007,bir Cumartesi günü heyecanla havaalanında bekliyorduk Frida'yı.Maribel o kadar heyecanlı ve özlemliydi ki sığmıyordu o koca alana.Gözleri gökyüzünde beyaz bir noktayı arıyordu ve giderek büyümesini,hızla gelmesini istiyordu ona doğru.Gözlerinin aradığı nokta ile buluştuğu anda yapılan anons ile yaşlarının inmesi aynı ana denk geldi Maribel'ın.İçinde çocuksu bir sevinç ile kalp atışları hızlandı.Uçak indiğinde onca kalabalığın arasından sanki bir tek Frida varmış gibi seçti hemen özlediği yüzü ve koşan adımlarla kızına kavuştuğunda yaşanılan mutluluk,özlem,hüzün karmaşasında kayboldu herşey....

Uzun bir dinlenme ve yeni yerleşimi tanıma sürecinden sonra herşey düzene girmişti.Frida ve Alin okullarına gidiyorlardı,Maribel ile ben günlük işlerimize yeni aktiviteler katıyor,hayatı daha da renklendiriyorduk.
2 kadın,anne...Ve 2 kız...
Maribel'ın hayatına aldığı,paylaştığı,sevgiyi yeniden yaşadığı ve huzur bulduğu Jansın'ı da katmamak olmaz tabii bu dörtlü deliliğe:)

4+1 ile dolu dolu geçen 12 ay ve bir pazar günüydü kapının,günün dengesiz saatinde belirsiz şekilde çalınışı...

(devam edecek.)



20 Ara 2008

Issız Adam

Dialoglar çok iyi kurgulanmamış ama erkek bir o kadar çekici herşeye rağmen ve masum;kadın ise şirin ve aşk kadınından uzak diye düşünürken,çok süpriz bir sonla karşılaştım ilerleyen dakikalarında...
Aşk'ı,isteyipte alamamanın yoğun yaşattığı mutsuzluğu,özlemi,burukluğu dolu dolu gördüm son sahnelerde.Tokalaşıp sırtlarını döndüklerini,tekrar geriye dönüp sarılmalarını ve yine birbirlerinden kendilerini çekmelerini,arkalarını bir defa daha dönmelerini izleyince...işte o sahneler ve çalan müzik düğümledi boğazımı...
Ağlamadım,ışıklar yandığında gözlerini silen kişilerden olmadım ya da olamadım işte...

Çok güzel,çok etkileyici,dolu dolu duygulu bir film Issız Adam,iyi ki gitmişim ve iyi ki izlemişim.

....

Minübüsün en arka koltuğunda yine herkese tepeden bakarken ve karanlık caddenin sessizliğinde ''anlamazdın anlamazdın'' diyerek mırıldandığımı çok sonra farketsemde,kimseye aldırmadan bir akşam yaşamak ve bu akşamı 23.00 sularında noktalamak üzere ilerlediğimde,tahta köprüden geçerken kendimi başka hissetmek,gerçekten farklıydı ve özeldi...


18 Ara 2008

İyi ki doğdum,gördün mü 25 oldum ! :)

18 Aralık'ta ve yine bir perşembe günüydü uzun yola ilk adım.
Bakırköy Çamlık Hastanesi'nin bahçesinde ki çamların karla buluştuğu 05.30 sularında,10 tane yeni doğan erkeğin arasında sadece tek bir kız olarak açmışım gözlerimi.
O an ki teneffüstendir sanırım sonralarda ''yanlış doğmuşum ben erkek olacakmışım'' diye söylemelerim:)

....

Şimdi yine bir Perşembe günü ve tarih 18 Aralık'ı göstermekte,tam 25 yaş sınırım ve hayatım olağanca hızıyla ilerlemekte...
Kendime ve benimle birlikte ilerleyen herkese kocaman kocaman mutluluklar diliyorum.Hepimizin hayatında huzur,mutluluk ve neşe bol olsun.

DOĞUM GÜNÜM KUTLU OLSUN:)

17 Ara 2008

Kırmızı Ev (bölüm 4)

Dışardan bakıldığında sade bir cafeden çok,ışıltısıyla hareketli bir barı andırıyordu.İçine girdiğimizde bu düşüncesi tamamen değişmişti Maribel'ın,şaşkınlığı ise gözlerinden ve kapıdan içeriye attığı ilk adımından sonra ikincisini atmayışından belli oluyordu.
Cafe'nin bir tarafını turuncu ve yeşil renk ile dekore etmiştim,diğer pufların olduğu yer ise sanki bağımsız,ayrı bir mekandı ve tamamen pembe tonlarına bezenmişti.Maribel hızlıca göz gezdirmeye başladı,turuncu masalar,yeşilli mumluklar,yine iki rengi sarmalamış dekoratif yastıklar.Her masanın üzerindeki tavanı süsleyen turuncu yuvarlak avizeler...Jansın'ın hoşgeldiniz demesi ile birden kendine geldi Maribel.Uzun boylu,takım elbiseli,sonradan farkettiği at kuyruğu ile kim olduğunu çözmeye çalıştı bir an.
-işte gözüm arkada kalmadan ikinci evimi bırakıp gidebildiğim en yakın dostum Jansın ve Maribel'da....
-Maribel'da,senin çok sevdiğin,bana sürekli bahsettiğin,özlediğin çok yakın arkadaşın,dedi Jansın gülümseyerek.Bu çıkış beni de Maribel kadar şaşırtmadı değil aslında ama ikimizinde hoşuna gittiğinden eminim o an.''Senle ilgili cümleleri o kadar fazla dinledim ki Marla'dan seni sana kolayca anlatabilirim.Hadi şuraya geçelim paketlerden anlaşılıyor ki yoğun bir günü arkanızda bırakmışsınız''. diyerek devam etti Jansın.
Maribel'ın sıcak gülümsemesi ile masamıza geçmiş ve kahvelerimizi söylemiştik.Bu esnada tanışma ve ısınma turları atılıyordu masada.Alin her zaman ki esprileri ile güldürüyordu bizi,ortam yumuşuyordu ve daha da ısınıyordu hava.
Kahvelerimizi içerken,güzel bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.Hayaller kurmaya devam ettik bıraktığımız yerden ve sıra iş konusuna geldiğinde;
-İşte açtığım cafe burası Maribel,bundan sonra beraber yaşayacağımıza göre iş konusunda da beraber olmalıyız diye düşünüyorum.Bu cafenin turuncu kısmı sana ait olsun,herşeyi ile sen ilgilen.İstersen tamamen dekorunu değiştirebilirsin ki bunu yapacağını sanmıyorum dedim tebessümle.''Pembe kısım ise benim sorumluluğumda olsun,arzu edersen cafenin isminde değişiklikte yapabiliriz''.
İçinde herşeyin bir anda rayına oturmasının huzuruyla ve bu kadar hızlı oluşunun şaşkınlığıyla güldü gözleriyle Maribel.
-Gerçekten bu teklife çok mutlu oldum,seninle her konuda ortak adım atmak beni her zaman mutlu eder Marla.Hayır demeyeceğim tabii ki...

Hava yavaş yavaş kararmaya başladığında,dörtlü sohbetten kendini bir an için kaçırıp,gözleri ile firar ettiği pencereden,gökyüzüne baktığını gördüm Maribel'ın...Uzun uzun gezindi kaybolan loş ışığın arasında,bir dilek tuttuğunu hissettim o an ve daha önce tuttuğu dilekler için ise teşekkür ettiğini...

(Devam edecek).

15 Ara 2008

Kırmızı Ev (bölüm 3)

Yanan elektrik sobasının etrafında ki pofuduk minderlere kurulmuş,eskiye ait her karenin dibine vurmuş,içimize işleyen soğuğu sıcacık fincanlarımızla atmaya çalışırken,bundan sonrası için vakit kaybetmeden plan yapmaya koyulmuştuk.
-Eskisi gibi aynı evde yaşamaya devam etmeliyiz,yarın ilk iş Frida için okul ayarlamak ve O'nuda en kısa sürede buraya almak,dedim Maribel'a.''Üst katta ki odayı senin için çatı katında ki odayı da Frida için düzenleyeceğiz,yerleşme işlemini de tamamladıktan sonra sıra iş konusuna geliyor ki ben sana açtığım şirin cafe'den henüz bahsetmedim'' .
-Hayalinde böyle bir yer açmak olduğunu biliyordum fakat gerçekleştireceğinden pekte emin değildim.Ne de olsa fikirlerin çabuk değişiyor:)
-Bu defa gerçekleştirdim!Yarın oraya da uğrar birşeyler içeriz,sana bir teklifim olacak ama önce diğer evimi görmeni istiyorum.Herşey çok ama çok güzel ilerleyecek merak etme.
-Yarın yoğun bir gün bizi bekliyor diyebiliriz o halde,dedi Maribel.
-Hem yoğun hem de olabildiğince hızlı bir başlangıç desek daha doğru olur,diyerek çalan kapı için yerimden kalktım.Kapıyı açtığımda Alin karşımdaydı.Sana süprizim var diyerek doğruca salona sürükledim heyecanla.Alin'in Maribel teyzesini gördüğünde attığı çığlıklar ise görülmeye değerdi.Sarıldılar,öptüler birbirlerini,tekrar sarıldılar ve yine dolan gözlerle buluşan bir sohbetin başlangıç çizgisinde bulduk kendimizi.Maribel ile konuştuklarımızdan kısa bir özet geçip,bundan sonra ki planlarımızı,Frida'yı,hayallerimizi tüm sabırsızlığımızla anlattık Alin'e.Biraz zor olsa da yarın ki okulunu ekip bize katılabilmek için izin koparabildi Alin benden ve çok sevdiği,aniden gittiğinde günlerce kendine gelemediği,içine
kapandığı,özlediği,beklediği,çok sevdiği sırdaşı için hazırlayacağı şeylerin hayalini kurmaya başladı hızla...
Ertesi gün keyifli bir kahvaltının ardından,zaman kaybetmeden yola çıktık.Önce Frida'nin eğitimi için Alin'in okuduğu kolej müdürüyle görüşmeye gittik.Oradan olumlu bir sonuçla çıkıp,sonrasında da Maribel ve Frida'nın kalacakları odalar için bir kaç eşya bakmaya...

Maribel her zaman turuncu ve yeşil rengi birbirine yakıştırırdı.Aslında yeşil rengini pek sevmezdi.Bir rengi sevmek illa onu tek başına sevmek demek değildi,yeşil rengini turuncu ile yakıştırdığı için seviyordu.Bu O'nun yorumuydu.Yeni dünyası içinde yeşil ve turuncu renklerinin hakim olduğu eşyalar seçmiş,dekoratif mumluklarını dahi yeşil ve turuncunun hakim olduğu asimetrik şekillerde belirlemişti.Frida için ise tamamen pembe-lila karışımı renklerin bulunduğu,pofuduk yastıkların ve cicili bicili bibloların yoğun olduğu seçimler yapılmıştık.Uzun soluklu bu alışveriş sonrasında nihayet dekorasyonunda uzun uğraşlar verdiğim diğer bir evime Angels Cafe'ye gelmiştik.

(Devam edecek).

3 Ara 2008

Bir döngünün içinden...

Sabah kahvelerimi özlemişim.
Her ne kadar zorlu bir dönemde hastaneden kaçamak yaptığım zaman alsam da kokusunu,bu sabah bunu yaşamanın keyfindeyim.Zaten keyif aldığım tek şey kahve kokusundan ibaret şuanda...
Daha önce bu kadar karmaşık bir döngünün içinde bulunacağımı söyleselerdi;
-hadi canım ben dünyaya parmak atarım öyle bir durumda,derdim.
Oysa şimdi ortasında bulunduğum fikir karmaşası ve bunalmışlıktan parmağımı kaldıracak halim yok:)
Sıkıldım!Bunaldım!Yoruldum!
Çaba sarfetmek beni yavaş yavaş itmeye başladı ve ben bundan memnunum...
Artık boşlamak ve boşladığım şeylerde kendimi özgür bırakmak istiyorum.
Bir de bir daha ki sabah kahvemde meleğimin her zaman ki gibi arkamda mama sandalyesinde otururken attığı naraları duymak...
İşte bunu tekrar yaşamayı çok istiyorum.
Şimdi gözlerim dolmuşken bir daha düşündüm ve eskiye dair özlediğim tek şeyin,oğlumun bu evde sesini duymak olduğunu anladım.

Ben artık sadece o sesi geri istiyorum.

26 Kas 2008

Bir Tesadüfün Anatomisi

O sokakta yürürken aslında aradığı gerçekten dışarda olduğunu bildiği biriydi.Nasıl ne şekilde hangi düşünceyle yürüdüğünü bilmeden,hızla başlayan yağmurla inatlaşıp,üstündeki gri çok sevdiği hırkasının tüylü şapkasını kafasına geçirmeden,hızla adım adım ilerledi.Çıkmak istediği sadece bir sahil ve bulmak istediği ona göre sahilde olan bir cafeden ibaretti.Sola dönmek için kaldırıma çıktığında,aradığı şeye ait olan birşeyin oraya park edilmiş olduğunu gördü,plakaya baktı ve o an kendini kendinde hissedemedi.Kafasını kaldırınca karşısına beyaz binaları olan bir site ve birde güvenlik görevlisi çıktı.Güvenlik görevlisine aklının oyunuyla birşeyler sordu tam olarak ne dediğinden bi haber ve aldığı cevaplardan aradığı kişiye ulaştığını düşünerek,2.blogun 2 katını hedef tuttu.Yürüdü bilinçsizce.
1,2,3,....Zil çalıyor ama açan yok zaten ışıkta yok katta.Tekrar arkasını o binaya döndü ve sahile yöneldi,hızla cafeye girdi baktı aradı ama bulamadı.Tekrar nasıl geri siteye döndü bilemiyorum.Zile defalarca bastı ve en sonunda açıldı kapı...
-kim o?
-...... açabilir misin?

Sonrası isyankar,sonrası yıkık,sonrası gözyaşı,sonrası arayış,sonrası çözümsüzlük ve sonrası sadece bir boğulmadan ibaret...
Yanında yağmurla karışmış ve onu hiç yanlız bırakmamış gözyaşları...
Ama bu defa yağmur damlalarından ayırt ediliyor.

Bu defa yağmurdan hızlı düşüyor.

(Öykü Atölyesinin Kelime Oyunları çalışması için yazılmıştır.)


25 Kas 2008

Kırmızı Ev (bölüm 2)

Maribel'dan kendimi çekip,omuzlarından uzun siyah saçlarını arkaya doğru iterken,''hiç değişmemişsin'' dedim.''Gözlerin hala ışığını koruyor ve o çok sevdiğim şirin bakışların aynı sıcaklığını yansıtıyor''.Koltuğa doğru ilerlerken uzun soluklu bir sohbetin bizi beklediğini biliyordum,kahvelerimizi elimize aldığımızda ilk soru olması gerektiği gibi benden geldi;
-Neden gittiğini,gitmek zorunda olduğunu bilmiyorum.Seni tanıdığım kadarıyla özgür kalmak istemiş,giderek özgürlüğüne kavuşacağını düşünmüş olmalısın.Peki nereye gittin?Ne yaptın Maribel?
-aslında bunu anlatması zor,insan bir anlık psikoloji ile değişik yönlere adımını atabiliyor ve tahmin ettiğin gibi özgürlüğü tercih ettim,özgürlüğün tek başına yol almak olduğunu sandım.O gün evden çıktığımda kafam allak bullaktı.Olayları biliyorsun,yeniden karşıma çıkması beni alt üst etmeye yetti.Meğer aynı şehrin havasını solumak bile fazlaymış benim için diye düşündüm ve hep hayalini kurduğum,özlediğim yere,Helsinki'ye geri döndüm.
Bunu söylerken bile bir özlem bulutu dolaşıyordu yüzünde,ince ve uzun elleri titriyor,dudakları küçük bir çocuğun en masum halindeki tavrı takınıyordu.
-orada yaşayan bir arkadaşımla beraber kalmaya başladım,ismi alice,daha önce sanırım sana da bahsetmiştim.
-evet hatırlıyorum,sık sıkta telefonlaşırdınız,Türkçe'yi senden öğrenerek çözmeye çalışıyordu.Telefonu hopörlere alıpta konuşturduğumuz ve kahkahalara boğulduğumuz zamanları unutmadım:)
Güldük yine,aynı kahkahayı çıkartamadık belki ama yine de güldük...
-Neyse,benden geçelim şimdi sıra sende,neler oldu görüşmeyeli?Sahi duygu yoğunluğumdan ancak aklıma geldi,Alin nerede? dedi Maribel,konuyu kendinden olabildiğince uzağa göndermek istercesine...
-Alin şuan okulda olmalı,belkide firardadır dedim gülerek.''Neler olduğunu ise pijama partisi vereceğimiz bir geceye saklayayım'' dedim.
Frida'yı sormaya cesaret edemedim birden,yanında olması gerekmez miydi diye düşünürken;
-Frida'yı merak ettiğini ama soramadığını biliyorum.Helsinki'de kaldı okulu nedeniyle,düzenimi kurduğumda o da buraya gelecek tabii ki...Buradan giderken bocalama yaşamadı değil ama şimdi gayet mutlu,dedi.
....
Düşüncelerimi okuyabilmesi,yüzümden anlamlar çıkartabilmesi ilk değildi Maribel'ın,birçok mutsuzluğumu anlatmadan anlar ve duymayı istediğim şeyi bilirdi.Belki de onu bu kadar çok sevmemin nedenlerinden biri de buydu.
İlk dalgalı sohbetimizi,nedenleri niçinleri üzerinden de olsa atlamış olmanın rahatlığı yayılıyordu yavaş yavaş bedenimize.Camdan dışarıya baktık,yağmur başlamıştı,ikimizde aynı şeyi düşündük mü o an bilemiyorum ama ikimizinde yapmak istediği aynı oldu;
-hadi kalk Maribel,gidiyoruz dedim birden ayağa kalkarak.Sadece ''nereye'' diyebildi şaşkın yüz ifadesiyle.
-şimdi bizim başlangıç noktamız olan Kırmızı Ev'den dışarıya bir adım atacağız ve görüşmediğimiz zamanlarda ki ayrılığın acısını,özlemi,karmaşıklığı,olumsuzlukları yağmura bırakacağız.Eve dönüşümüz o kadar farklı olacak ki,hiç gitmemiş gibi hissedeceksin ve ben hiç seni kaybetmemişim gibi...

Yağmurlu havalarda birbirimize bakar ve ikimizin de düşündüğünün aynı olduğundan emin ''şemsiyesizzzz!'' diye bağırıp gülümser ve kendimizi bahçeye atardık üstümüzde ne olduğuna aldırış etmeden.Ve şimdi yıllar sonra ilk karşılaşmamızda,buna tanıklık eden ilk yağmurumuzda birden ''şemsiyesizzzz!'' diye bağırdık yine ve yağmura bir adım atıp,negatif olan her zerreyi akıttık.

(devam edecek...)

21 Kas 2008

Sonbahar'dan Kış'a...

Rüzgarın yağmurla buluşması tam da bu mevsime denk geliyor.İçimde bir huzur,içimde bir esinti ve içimde bir asilik beliriyor aniden.
Gözlerim damlaların dans ettiği penceremden haifif puslu denize bakıyor,denizi aşıyor ve derin bir özleme kavuşuyor.
...
Hayallere daldığım çok olmuştur böyle zamanlarda,hayale dalmak için böyle zamanları beklediğimde...
Elime sıcaklığını yayan bir nescafe ile sevdiğim koltuğun en kuytu köşesine yerleştiririm bedenimi.
Ve gözlerimizin kavuşamayışına inatla,gözlerimde kavuştururum yağmuru,rüzgarı
ve ikimizi...
(Bu yazı Öykü Atölyesi'nin Fotoğrafın Dili çalışması için yazılmıştır.)

20 Kas 2008

Kırmızı Ev (bir öykü denemesi)

Kırmızı evin merdivenlerine geldiğinde ne ile karşılacağından habersizdi ve merdivenlerin renginin eskisi gibi gösterişli olmadığını farketti.Adımlarını o kadar yavaş atıyordu ki arkasından biri seslense,tanısın tanımasın hemen dönüp koşabilecekti.Tam elinde bulunan ilanda ki yazıya tekrar göz atarken kapı açılıverdi.Kapının açılmasıyla beraber karşılaştığı bu yüz,omuzlarına düşen sarı saçlar,hiç bir zaman eksik etmediği allığı ve hiç eskimeyen sıcaklığıyla;
-Merhaba Maribel,geleceğini biliyordum,hadi geç içeri,dışarısı oldukça soğuk,dedi.
Ne diyeceğini bilemeden kapıdan girer girmez heyecanla sarıldı sıkı sıkı.Sanki yıllardır kaybettiği ve aramakta olduğu huzuru bulmuş,bir daha kaybetmemecesine ellerini bedeninde kilitlemek ister gibi...
Uzun uzun sarılıp biraz da ağlaştıktan sonra,eskiden oldukça gösterişli olan kırmızı koltukların hakim olduğu salona doğru yürümeye başladılar,en azından onun aklında kalmış en son hali buydu.Upuzun bir koridorları vardı,bazı geceler yastık savaşının son soluğunu orada bitap şekilde alırlardı.İşte o koridorda yürürken duvarların boyasının değiştiğini,o yıllarda ki özgürlüğünü kaybettiğini hissettiler bir an.Zaten o koridorda yürürken onlar da yabancı değiller miydi?
-Uzun zaman oldu en son buradan gitmek zorunda kaldığında herşey alt üsttü,şimdi iyi görünüyorsun.
-O günü hatırlamak bile istemiyorum,kaçar gibi gidişim size anlatamadığım nedenlerim aslında...Neyse kahven var mı?
-sende değişmeyen tek şey o sanırım,hemen en sevdiğin turuncu kupanla hazırlayıp getiriyorum,sende koltuğuna yerleşsen iyi olur,rengi değişmiş olabilir ama hala senin:)
Marla odadan ayrılırken bende odayı incelemeye başlamıştım.Kırmızı koltukların yerini her biri başka renk,rengarenk bir koltuk takımı almış ve o çok sevdiğimiz kırmızı halımızın yerini tüm odayı kaplayan krem rengi bir halıfleks kaplamıştı.Biblolarımız hemen hemen aynıydı.Tam sehpaya bakacağım sırada elinde iki nescafe ile Marla geldi;
-İşte turuncu kupanda,kokusunu hep içine çektiğin nescafen diyerek uzattı.
-onca yıl bunu sakladığına inanamıyorum!
-inanamayacağın şeyler evi dolaşırken çok olacak,ilk olarak sehpanın üzerine bakabilirsin ama dedi.
Başımı sehpaya yönelttiğimde,uzaktan sadece görebildiğim camla çevrili olduğuydu ve içine yerleştirilen birbirinden güzel,renkli çiçeklerdi.Ayağa kalkıp yanına gittiğimdeyse gözlerimin hızla dolduğunu hissettim sadece,bir de kalbimin özlemin doruğuna tırmandığını...Sehpanın üzerinde ki cam bölmede 20 den fazla serpiştirilmiş,O'na ait,bana ait,bize ait resimler vardı.Keyifli pijama partisi gecelerimizde delice verdiğimiz pozlar,beni mutfakta kahve içerken habersiz yakaladığı kareler,yüzümüzü boyadığımız ve sokağa çıkma cesareti gösterdiğimiz uçuk günler,keyifle zaman geçirdiğimiz bir yat gezisi ve dahası...Dönüp tamda birşeyler söyleyecekken,yüzyüze geldik,yıllara inat sarıldık ve o an sadece sustuk.
(Devam edecek...)

18 Kas 2008

ÇOCUK İSTİSMARINA HAYIR!

Belki birgün son bulur umuduyla oluşturulan bu kampanyaya,anne,baba,genç,yaşlı,kadın,erkek;herşeyden önce insanlığını yitirmemiş her bireyin sadece 1 dakika ile katkıda bulunmasını rica ediyorum.Blogumu okuyorsanız ya da uğramış dahi olsanız bu çağrıya kulak verin ve toplu hareketten birgün birşeyler doğabileceğine karşı inancınızı yitirmeyin.

4 Kas 2008

Akşamın belirsiz bir saatinde,öylesine...

Herşey bir şarkıyla başlamış ve daha şarkı bitmeden noktalanmış demek.
Aşık olmanın haklı gururu ile yola devam ediyoruz derken son kelimenin tekil şahısa dönüşmesi,önceden belli olan kurulu bir düzeneğin sonunda duran süprizmiş meğer.
Meğer sahip çıkılması zor şeylerdenmiş AŞK ve silip attığında tek tuşla,geri dönüş şansını ortadan kaldırdığın ama bunun farkında olmadığın,büyük,aynı zamanda küçük bir detaymış.
Aşk beni bulur diye birgün beklemeye başlarken,yanından geçen insanın son şansın olabileceğini anlayamamakmış umutsuz bekleyiş.
Ve umutların tükenmesi sadece insanların kendi için yarattığı bir yalandan ibaretmiş.
Mutlu olmak,
Aşık olmak,
Buna sahip çıkmak,
Arkana bakmadan ve önünde ki tümsekleri yok sayarak adım atmak;
Sadece hayali kahramanın yapabileceği birşeymiş.
Aslında hayaller bile bir gün bir yerlerde tökezlermiş...
Aylin Ünlü
***************
At savur at sevdayı bir yere fırlat
Bitti sayıp acıyı kaldır öyle at
Sor herkese sor acılar unutuluyor
Ağlayınca gözlerinden silinmiyor
Aşk her defasında bak bulunuyor
Bırakırım zamanı öyle biraz da
Sen olmadanda yine geçer nasılsa
Hatırla bunları sakın unutma
Diyordun ama o zaman gülüyordun
Yanımdaydın canımdaydın
Şimdi nasıl geçer bu ömür

Susma söyle nasıl yaşar böyle insan!
Susma konuş hadi anlat büyük insan!
Söyle bir aşk mı çare olurdu zaman mı?
Böyle kaldırıp atardık ya sevdayı

Susma söyle nasıl yapar bunu insan?
Susma nasıldı anlat hadi ayrılırsam!
Söyle hayat mı çare bulurdu kendin mi
Böyle büyük aşklar böyle mi biterdi

At silip at aşkları bir yere fırlat
Bitti say ki derdini kaldır öyle at
Sor ne olur sor sen benden ayrılırsan
Ne olur düşümde bir ömrü durdursan
Aşk her defasında bende ararsam
Bırakırım kendimi öyle biraz da
Sen olmadan da ben yaşarım nasılsa
Hatırla bunları sakın unutma
Diyordun ama o zaman gülüyordun
Yanımdaydın canımdaydın
Şimdi nasıl geçer bu ömür
...
Gökhan Türkmen
http://www.izlesene.com/video/gökhan%20türkmen-gokhan-turkmen----buyuk-insan/522259

2 Kas 2008

6.Kat / 616 numaralı oda...

Aslında bu kadar masum olupta bu denli acı çekmesi adil değildi.O gece yüzüne her baktığımda bununla yüzyüze gelmek ise canımı acıtıyordu.Düşünüyordum da çok güçlüydü gerçekten.Herşeye inattı,önüne çıkan herşeye karşı dik.Engelleri aşmayı iyi biliyordu ve 2,5 senedir yaşadığı bu hayata arada çelme takmak O'nun çocukluğunun oyunuydu,kendi çocukluğumun oyunlarına tezat.
...
Tv açıktı ve her cumartesi izlediğim dizi başlıyordu.Çok sık beraber izleyemiyorduk çünkü O genellikle erkenden uyuyakalıyordu.Yerimden kalkıp tvnin sesini açtım sonra bir iki adımla yatağa ulaşıp usulca uyuyan minik bedeninin yanına uzandım.Kokusunu çektim içime derin derin ve elini tutup diziyi izlemeye başladım.
...
Her zaman yaptığım gibi uyurken-uyanıkken fotoğraflarını çektim.Birinde çok büyümüş gelirken gözüme,diğerinde oldukça küçüktü.Yakaladığım bir karede kapanmış olan gözleri tıpkı ilk doğduğu aylarda ki gibi sadece bir çizgiden ibaretti.Öyle görünce gülümsedim,japon olmak yakışıyor O'na:)
''Başına gelen her güzel şey,benim gözümde O'na çok yakışıyor...''
...
6.kat / 616 numaralı oda...
İlki bilinçli ve biraz sancılıydı
İkincisi sadece süpriz bu defa...

28 Eki 2008

Özgürlüğüm,merhaba...

Uzun bir yola çıkmayı düşünüyorum.
Sağı solu yeşil çimen,üzerimde benimle ilerleyebilecek kadar hızlı bulutlar ve hayatın dönemeçlerinden uzak,upuzun,dümdüz bir yola...
Hava her zaman sevdiğimin aksine yağışlı olmasın bu defa,sıcak nescafeme sıcacık bir güneş ışığı eşlik etsin.Camlarıma yağmur damlaları düşmesin,siliceklerim geçen sefer ki gibi olabildiğince hızlı çalışmasın,göz gözü görmeyecek gibi sisli olmasın önüm,içime yağmasın ve bu defa aklımın sınırlarında dolaşmasın.
DİKKAT bu özgürlüğe yolculuktur bir nevi!Işık istemiyorum yolumda,kırmızıyı görsemde durmayacağım çünkü durmaktan sıkıldım.Ayağım hep gazda,arada kaçamaklar yapacak konumda dursun.Ama asla şaşmasın yolundan,kontrollü olsun,bırakmasın elinden ve aynı zamanda da heyecanı bedeninden.
Radyom açık Boney-M/Rivers of Babylon...
İçimde uzun bir zamana yayacağım huzur ve nereye gittiğini önemsemeden yoluna devam eden ruhumla yola çıktım artık.Gideceğim yere varana kadar durmak yok,mola vermek için belki... Ona da sebep acıkan benzin depomun sinyalleri...
Elim bir an istem dışı uzanıveriyor yan koltuğa,koltukta bir zarf,zarfın içinde bir resim,resmin arkasında bir yazı;''Sensiz asla''...
Hayır bu defa elveda deyip,ardımda bıraktığım yolun ortasında ki sarı şeritlere atıyorum resmi hızlıca.Yüzüme bir gülümseme oturuyor belli belirsiz ve dudaklarımdan çıkan sadece iki kelime;
''özgürlüğüm MERHABA''...

16 Eki 2008

Sıradan bir günün sıradan bir sabahı...

Sıradan bir sabahta,sıradan gelebilecek kadar soğuk bir nescafe ile perdelerini açtı bu güne...Çocukluk yıllarında kokusundan nefret ettiği karnıbaharı oğlu için pişiriyordu şu sıralar ki artık kendide çok seviyordu karnıbaharın her çeşidini.Aklına hamilelik döneminde hemen hemen hergün karnıbahar yediği geldi,gülümsedi.Birşey ifade eden aynı zamanda da etmemeye doğru yol alan bir müzik açtı bir de metin belgesi yazmak istediklerine dair.O kadar fazla şey vardı ki kelimelerle buluşturmak istediği,yazdı sildi,yazdı sildi.Bir türlü toparlayamadı,bir türlü aklındakileri sözcüklere giydiremedi.Oysa iyi bir kelime oyuncusu olduğunu düşünüyordu ama demek ki yetmiyordu bazı zamanlar...
Son sildiği yazının ardından bir mail geldi,kimin gönderdiğini görünce ise ister istemez gülümsedi.Varlığı artık birşey yapmadan gülümsetebilen nadir şeylerdendi ne de olsa.Maili açtı ve iki resim gördü ard arda;
''bır kac metre önunu goremeyecek kadar sisli bir sabah..ve ıslak..sımdı elıfımı bırakıp geldım. beraber kahvaltı edelım dedım..bır fıncan cay alıcam sımdı. nedensız pozıtıf olmayı sevıyorum. pozıtıf olmaya zorluyorum bugun kendımı ve nasıl dusunur ıstersem oyle olacak bılıyorum..su anda turuncusun..ben yesıl.. hala msn problemın varmı? bu sabaha bıde sarkı lazım..bı dusuneyım.''
Hem gülümsedi bu kez,hemde gözleri doldu aynı anda.Duygusal moddaydıda haberi mi yoktu acaba?
''Günaydın:)Muhteşem bir kahvaltı hazırlamışsın,teşekkür ediyorum.Ben kahvemi yeni bitirdim ama şimdi bir tane daha alabilirim sanırım.Nasıl düşünürsen öyle olur tabii,pozitif düşün pozitif ol.Gerçi ben seni herhalinle seviyorum:)Şuanda yeşil oldum ve sen turuncusun:)Msn problemim yok ve kamufle değilim,merkez-arka sokak arası gezinip duruyorum...''
......
Merkezde sohbete başladık her sabah olduğu gibi ve bu sabahların çoğunda yer alan gülme ikonlarının hakim olduğu bir hava esiyor yazılarda.Bir blog daha açmaya karar verdik konuşurken,günlük ruh halimizi anlatabileceğimiz,yorumlayabileceğimiz,biraz daha kişisel,biraz daha bize ait ve ortak açacağımız ikinci bir blog.Bu gidişle ortak yanlarımızın yanına,bir de ortak bloglarımızı ekleyeceğiz hızla.
Beyaz bir arka fon ve geniş yazı,hareketli duracak bir banner,turuncu ve pembeden uzak ama yeşilde olmayan (''yeşili sevmiyorum ama sen seviyorsun değil mi'' dediğim de,''yeşili tek başına sevmiyorum bende ama turuncu ile yanyana durunca seviyorum,demek ki illa direk birşeyi sevmek gerekmiyor,başka bir kişi ya da nedenden dolayıda sevilebiliyor'' diye bir yanıt aldım,güldük:)),hatta benim yazılarımı pembe tonlarında,O'nun ise turuncu tonlarda yazacağı vs vs vs....bir blog açmayı planlıyoruz işte:)Bakalım,en kısa zamanda inşallah.
Sıradan bir günün sıradan bir sabahından şimdilik bu kadar.
Makinada beni bekleyen yıkanmış çamaşırlarım ve kaynaya kaynaya bitmek üzere olan bir nescafe suyum var.
Herkes için güzel bir gün diliyorum.
Sevgiler...

13 Eki 2008

Nereye?

Bazı şeyleri anlamlandıramadığı zamanlarda öyle bakardı masum masum etrafına.Yine olanlardan bi haberdi ve sormak içinde henüz erkendi.Sormak istesede neyi nasıl soracağını kestiremedi o küçük aklıyla.Karışıktı bazı dialoglar ve aslında netleşmemesini diliyordu sadece.Saçları uzundu,üzerinde askılı pijaması vardı,her akşam olduğu gibi annesi yine taramıştı saçlarını yatmadan...Ertesi gün bir yolculuğa çıkacaklarını biliyordu ama nereye ya da kime gideceklerini söylememişti annesi.Tek söylediği babasının yanlarında olmayacağı ve bir süre yanlız kalmaları gerektiğiydi.Son zamanlarda ki karmaşıklıktan pek bir şey çıkaramasada aklında kurabildi safça bir kaç cümle.Gidiyorlardı ve bitiyorlardı bu üçlü sevgide.
Ertesi sabah durgun bakışlarla baktı babasına ve yanına gidip içli içli sarıldı.Neden diye bir kelimenin varlığından habersiz soru dolu bakışlarla gözlerini çevirdi annesine ve hiç soramadığı şeyi,artık farkında olduğunun bilinci ile sordu.
-Anne,nereye?
..........
Bir kadın var ev sınırlarında dolaşan.Birşeyler arıyor odalarda,bakınıyor,kaybettiği şeyin kendisi olduğunu bilmeden dolaşıyor.Sadece süliet olarak birine çarpıyor gözleri ve göz bebekleri büyüyor o anda,yabancı cisim diyor beyni,algılamakta zorlanıyor,arkasını dönüyor.Yukarıya doğru yöneliyor,birşeylere yetişmek istercesine ikişer ikişer çıkıyor merdivenleri.Merdivenin sonunda ki kapıdan geliyor ses;
-anne artık yatmıyor muyum?
Kapıdan girip,dakikalardır aradığı sevecenliği birden buluveriyor masum gözlerde ve yüzüne giydiriyor.Usulca,sıcacık bir gülümsemeyle;
-yatıyorsun tatlım,saçlarını tarayalım önce.Yarın ki giyeceklerini hazırladın mı?Erken çıkacağız biliyorsun.
-hazırladım...
diyebiliyor sadece ama hazırladım dedikten sonra babasına dair sormak istediklerini dile getiremiyor,cesaret edemiyor ve nedeni açıklanmayan cümlelerden bir kez daha nefret ediyor.Gözlerini düşüncelere kapatıyor ve aklında ancak birkaç cümleyi birleştirebiliyor.Anne,nereye?
.........
Televizyonun karşısındaki koltukta elinde bir fincan kahvesiyle ekrana bakıyor.Sorsanız ne izlediğini bilmez,ne konuşulduğundan bihaber.Aklı olanlarda,olacaklarda,kızında,yarında,yarınlarında...Tam mutfağa gitmek için doğrulacak oluyor,kafasını çevirdiği an göz göze geliyor bir ömür dediği kadınla.Saniyeler sürmüyor tekrar ayrılması gözlerinin ve o an ikisinin içinde de şimşekler çakıyor.Tekrar yerleşiyor oturduğu koltuğa.O yatmadan kalkmak;koridorda ya da sınırların herhangi bir yerlerinde karşılaşmak istemiyor yoğun bir istekle.Uyuyakalıyor düşünürken ve sabahın ilk ışıklarına açıyor hiç açmak istemediği gözlerini...
Saatler sonra kızına sarılıyor,içinden gitme diyor.Gözyaşları iniyor yanaklarına.Derin bir iç çekiyor ve koparıyor kollarını o çok sevdiği küçük omuzlardan.
Ardından bakıyor...
Bir sonra ki sarılışı beklemeye başlıyor.
........

(Öykü Atölyesi'nin Fotoğrafın Dili çalışması için yazılmıştır.)

10 Eki 2008

Aşk bu,geçer...

Geçtiğimiz haftalarda mail kutuma Berrin tarafından gelen,okuduğumda çok beğendiğim bu yazıyı paylaşmak istedim bugün...Sabahtan beri orta şekerli bir ruh halindeyken,bir noktadan sonra neşem yerine geldi tekrar.Girintili çıkıntılı,mutlu mutsuz,duygulu duygusuz muhabbetler ard arda yaşandı bugün ve sesli&çok sesli gülme konusunda çığır açtık:)Hele bir konu oldu ki yıkıldık resmen:)Rafet El Roman&Yusuf Güney düeti ile seslendirilen Aşk-ı Virane parçasıydı konumuz ve zaten kendisi son günlerde ki takıntımız.Gökçe Kırgız'ı zorlayacak gibi duruyor bu gidişle:)(Bu şarkının ilk çıkış muhabbetini buradan okuyabilirsiniz.)Gelelim paylaşacağım yazıya;

''Bayılıyorum Yabancı Damat'a... Cuma geceleri istiyorum ki hiçbir işim olmasın, iki sevdiğim diziyi arka arkaya izleyebileyim. Ama çoğu zaman bölük pörçük yakalayabiliyorum.
Geçen bölümde Yunan damat (Özgür Çevik) ile Antep kızı'nın (Nehir Erdoğan) nişanında bir patırtı koptu ki...
Yok "Helen kültürü Anadolu kültürünün üzerindedir",yok "düğün kilisede olacak", yok "Ensenizin arkasını görünce olur o düğün kilisede", yok " Atina'da oturacaklar",yok "Antep'te kalacaklar" derken nişan oldu bitti...
Gülümseyerek izlediğim dizinin sonunda yıllar önce benzer bir durum yüzünden çok sevdiği kız arkadaşından aynlmak zorunda kalan Süryani bir arkadaşım geldi aklıma...
Bir Türk kızını sevebilirdi ama asla evlenemezdi...
Nitekim bir kızı çok sevdi.
Her konuda anlaşıyorlardı ama arkadaşımızın ailesine ve törelerine karşı gelmeye gücü yoktu. Kendi toplumundan ve dininden biriyle evlenmek zorundaydı.
Ama birbirlerini o kadar çok seviyorlardı ki, üç yıl kadar saklı gizli yaşadılar beraberliklerini. Üç yılın sonunda bir karar vermesini istedi kız arkadaşı.
Severek ayrılmanın ne olduğunu sanınm onların ağrılı günlerinde anladık. Ne çok ağladı ikisi de...
Açıkçası hepimiz kız tarafı olmuştuk bir anda. Güçsüz olmakla suçluyorduk arkadaşımızı.
"Bir daha kimseyi sevmeyeceğim ama onunla evlenemem" dedi bize...
"Bunu yapamam. Ailemin tek çocuğuyum ve onları yıkamanı. Hem aşk dediğiniz nedir ki, geçecektir"
Orada sustuk..
Belki kendini teselli ediyordu, belki haklıydı, belki yanlıştı...
O gece o bunu söylediğinde sustuk kaldık.
O kalktıktan sonra "Kadınlar aşkta daha cesur" dedim. "Off" dedi eşim. "Sen de hep aynı şeyi söyler durursun. Nereden biliyorsun, nereden çıkarıyorsun bunu yahu?"
"E, baksana kızcağız ondan daha yürekliydi. Kendi ailesini karşısına almaya, onun ailesiyle mücadele etmeye hazırdı" dedim.
Derken evlenseler bile yaşayacakları zorlukların o ilişkiyi zaten paçavraya çevireceğinden, kadının yaşadıklarını erkeğin burnundan getireceğinden, iki toplum arasındaki farkların o evlilikte daima bir diken olacağından konuşuldu.
Doğru, belki de zaman içinde unuturlardı.
***
İmkansız aşklar, filmler, diziler, şarkılar için var olmalıydı. Kavuşulmuş, vuslata erilmiş tüm beraberlikler eskimeye, sıradanlaşmaya mahkumdu.
Belki bu kadar tutkuyla sevmelerinin nedeni başından beri kavuşmayacaklarını biliyor olmalarıydı.
Birer yasak elma vardı ellerinde. Küçük küçük kemirerek, lezzetinin tadına varmalarıydı aşklarını bu kadar farklı kılan.
Aradan bir zaman geçti.
Arkadaşımız evlenmedi. Bir kaç kız arkadaşı daha oldu. Kısa süreli, yüzeysel... Duyduk ki, o çok sevdiği Türk kızı evlenmek üzereymiş.
Geçen yaz, bir akşam konusu açıldı.
"Seninki evleniyormuş" dedi masadaki bir arkadaşımız.
Bir an, ama bir an bakakaldı.
Sonra sanki hiç böyle bir cümle kurulmamış gibi, sanki ona "dün gece televizyonda ne izledin" ya da "şuradan tuzluğu uzatır mısın" gibi sıradan bir soru sorulmuş da, o hiç duymamış gibi bardağına uzandı...
***
"Geçmiş" dedim dudağımın arasından...
"Hayır" dedi eşim. "Kanıyor..."

......
Şimdi boş bir sokakta,ışıkların altında ıslanmak ve ıslanan saçlarımı kurulamak istiyorum nedense...Oysa hiç sevmem saçlarımı kurulamayı.Nedensiz ve aslında nedeni yüklenmemiş.
.....
Herkese güzel bir haftasonu diliyorum...

8 Eki 2008

Gece,yağmur ve bir bardak kahve eşliğinde...

Bir adreste pembe bir sayfa ve sayfaya bağlı satırlar.O satırların bir diliminde kahkaha,neşe,dolanbaçlı cümleler ve kocaman bir gülümseme...
Dakikaları keyifli,dakikaları özel,dakikaları mutluluk dolu ve saniyeleri ışık hızında akıp gider.
Yine ve yine ve yine yaşanır o geceler.Her defasında ayrı tat bırakır,her defasında başka başka kelimeler...
Çiseleyen bir yağmur,noktalanmaya ramak kalan gece ve bir bardak kahve eşliğinde,biraz mutlu,biraz duygulu ve benden kalan son kelime ile
GÜLE GÜLE...

28 Eyl 2008

Önüm arkam sağım solum SO-BE : )

Bulut'tan ve Tuğba'dan bana bir sobe gelmiş,bende keyifli bir pazar gününde severek cevaplıyorum.
İsim:Aylin
Nerelisiniz:İstanbul(anne-babaya gidersem Trakya ve Eskişehir diye uzanırım).
Yaşadığınız Yer:Öyle bir yerdeyim ki,ne karanfil ne kurbağa...
Mesleğiniz:Miniğimin annesiyim:)İkinci çocukta terfi edeceğim sanırım:)
Hobileriniz:Müzik dinlemek,dans etmek,kitap okumak ve sonunda kendimce yorumlamak.Evede film keyfi yapmak ve her daim yorulmadan dolaşmak...
Kaç çocuğunuz var:Gece yatmaz gündüz kalkmaz bir oğlum var:)
En sevdiğiniz yemek:Barbunya,bamya,karnıyarık...
Sevdiğiniz müzik:Ayrımım yok ama beni dinlendiren ve mutlu eden slow ya da hareketli her parçayı dinlerim.
Nerelere gitmekten hoşlanırsın:O an ki ruh halim beni nerede rahat hisettirecekse oraya gitmekten;bazen bar olabilir bazen yürüyüş yapabileceğim herhangi bir sokak...

Bende bu sobeyi La Dolce Vita isimli bloga sevgili Nily'e paslıyorum...
Sevgilerimle...

24 Eyl 2008

Kelime Oyunları/Aldatmak...

Belki çok hoş olmayacak şuan burada anlatığım ama yine de içimde tutmamın bir anlamı olacağını artık düşünmüyorum.Dahası birileriyle paylaşmanın üstümde ki yükü de kaldıracağından eminim.
Ne zamandır o'na sahip olmak istiyordum ve aslında bunun içinde oldukça çaba sarfetmeyi göze almıştım.Ona yakın biri ile gidip konuşmuş ve herşeyi ayarlamıştım.Günler geçiyordu,eşim o dönem askerdeydi ve planlarımdan tam olarak tabii ki haberdar değildi...
En sonunda yüzyüze gelmiştik,ilk karşılaştığımızda baya bir zorlandım yaparken.Akşamında ise heryerim ağrıyordu.Ertesi gün ve ondan sonraki gün sürekli buluşmaya ve yaklaşık 2 saatimi ona ayırmaya devam ettim.Her geçen gün alışıyordum O'na ve artık ağrılarım da geçmeye başlamıştı.Tam 1 ay devam etti buluşmamız.1. ayın sonunda ise tam olmasa da istediğime kavuşmuştum artık,ne var ki ayrılmak durumunda kaldım,eşim geliyordu ve farklı planlarımız vardı.Elde ettiğim şeyi koruyacağıma kendime söz vermiştim ama ne yazık ki ondan ayrıldığım kısa süre içinde bişey olmaz diyerek kendimi gün be gün kandırmaya başladım.Her gün biraz daha biraz daha ve biraz daha derken,çikolata;hamburger,kızartmalar,fast foodlar ile zayıf kalabileceğim konusunda kendimi ALDATTIM:))
Şuan her gün gittiğim spor salonu ile tekrardan buluşmaya başlama aşamasındayım ve bu defa hem sporu bırakmaya hem de kendimi ALDATMAYA hiç niyetim yok!

(Öykü Atölyesi Kelime Oyunları için yazılmıştır.)

13 Eyl 2008

Beklerken yakılan kibrit çöpleri...

Her zaman ki gibi gözlerini gökyüzüne dikmiş bekliyordu bir çift yağmur damlasını.Sokak lambalarının sarmaladığı ışıklarda görecekti yere düşüşünü ve bundan kendine mutluluk çıkartacaktı.Elektriklerin kesik olmasına ilk defa aldırmıyordu,hayal kuruyordu karanlığa kibrit çakarak.Her kibritinde ayrı bir dünyada buluyordu kendini ve alevin bitmesiyle bulunduğu dünyanın kapısını kapatıp başka bir kibritle diğerine açıyordu gizem kokulu kapılarını.Bir de vanilyalı mumu vardı,yakıyordu onu da.Odanın aydınlanması değildi de amacı,vanilya kokusunu içine çekebilmek ve hayallerine sindirebilmekti keyifle.Tekrar baktı gökyüzüne,bu gecede yağmayacaktı anlaşılan.''Olsun beklenen gelecekse,beklemeye değer'' dedi kendi kendine.Beklemekten mutluydu,her şeyden kendine mutlu bir pay çıkartmakta da üstüne yoktu.
Durağının beklenenini beklemekten de kendine en büyük payı çıkardı yine,son defa mumunu kokladı ve bir üfleyişte söndürdü.
Kapadı gözlerini.
Geceye nokta yerine virgül koymak istedi bu defa,durağından hayallerine bir yol seçti.
Takip etti.
(Öykü Atölyesi'nin Fotoğrafın Dili ve Kelime Oyunları için yazılmıştır.)

11 Eyl 2008

Ev yaşamında hoşlanmadığımız durumlar/Mim konusu...

Ev yaşamında nefret ettiğimiz,hoşlanmadığımız şeyler konusunda sobelemiş Nily beni.Eğer derli toplu,düzenli,temizliği deli olacak şekilde seven biriyseniz illa ki bir çok madde sıralanacaktır bu konuda.Benim maddelerime gelelim;
*Mutfakta 7/24 dağınık tezgah olması ve makinaya yerleştirilmemiş/yıkanmamış bulaşık görüntüsü
*Banyodan çıkıldığında yaratılan ıslaklık ve o ıslak ayaklar ile yatak odasına yönelinmesi!!*Havluların,üstümüzden çıkan eşyaların dağınık bırakılması!
*Üstümüzden çıkan kirli giysiyi olduğu yerde bırakılması
*Boşalmış bardakların ya da tabakların oturulan odada oraya buraya bırakılması,mutfağa götürülmemesi
*Mutfakta açılan yiyeceklerin ambalajının ortada bırakılması,halbuki bir çöp kutumuz var!
*Ayakkabı ve terliklerin yerde yarattığı kalabalık görüntü
..........
Gibi madde madde uzar gider bu liste.Bunlar ilk aklıma gelenler,bazılarına kendimce çözüm bulsam da bulamadıklarım daha çok.Biraz daha zamana ve dahiyane fikirlere ihtiyaçları var o kadar:)Bende banadair_Berrin'i sobeleyeyim bakalım evde nelerden hoşlanmıyormuş. Nily çok teşekkür ediyorum,yazmak keyifli oldu.Sevgiler....

8 Eyl 2008

Zaman...


Yolu beraber katettik derken,bir müddet sonra yollarının ayrı yönlere dağılacağından habersizdi.En çokta seçmek gibi zor bir görevin kendisine verileceğinden bihaber,beraber olmanın verdiği sevinçle devam ediyordu yürümeye.Birbirine durmaksızın eklenen günlerin devamında gelen bir gün,farkında olmadığı şeylerle yüzyüze geldi.Şimdi bir seçim yapma zamanıydı ve yapacağı seçim belliydi.İstemeyerek birşeyleri uzatmalıydı ve aslında buna mecbur olduğunu düşünüyordu.Bu şekilde bakınca da zaten seçimi kendisinin değil de,zamanın yaptığının farkına vardı.Akışına bıraktı konuşmadan...Durumu kontrolu altına almış zaman ise,Marla'nın hiç istemediği yolda ilerlemeye zaten başlamıştı.
İlkinde bir heyecandı.
ikincisinde bir zorlama ile atılmış adım...
Üçüncüsünde inanmıştı ve akabinde inanmakla gelen güzel bir başarıydı.
Dördüncüsü olacak mı bilmiyordu ve olmasını isteyip istemediğini de.
Tam da söylediği sözlerin ''söyledim,yapmış kadar oldum'' cümlesine eşit olmadığını düşündüğü anda,zamanın araya girmesi ikilem yaratmıştı.
Şimdi tek istediği uyumadan yeni aldığı kitaba giriş yapmak ve kendine bu kitapla yeni bir dünya kurmaktı.
Gerisine her zaman olduğu gibi ZAMAN karar verecekti...

28 Ağu 2008

Alışmamaya alışma sanatı

Her gün aynı sokaktan geçmeyi tek yol bulmak,başka yolları akıl sınırlarında dolaştırmamak gibi birşey alışkanlık.Özellikle ikili hayatların çelişkisini yaratan,üzen,sorulara boğan bir bilinmeyenli denklem.Hep isteriz ki birşeyler ilk halini korusun,ilklerde davrandığı gibi davransın yaşamımız bize,aynı hoşgörüyü,aynı düşünceli hali,nazikliği göstersin hep.Oysa zamanın ve şartların değiştiğini,büyüdüğümüzü ve olaylarımızın da bizimle beraber büyüdüğünü hesaba katmayız hiç.Bir de oturur kara kara düşünürüz,''neden böyle?'' diye..Oysa o kadar doğaldır ki artık neden dediğimiz,kuşkulandığımız,kafaya taktığımız o ufacık noktalar,boşyere ömrümüzün kalan zamanından çaldığımızı bilmez,dövünür dururuz.
Özel şeyleri özel yapan ilk halleri olduğunu savunuyorum artık,aynı yemeği defalarca yediğinde aldığın mutluluk nasıl aynı olmuyorsa,ilk yediğinde aldığın mutlulukta sonrakilerden kat kat farklı oluyor.İşte hepsi bu...

Şu bizi yıpratan,sinir bozan duygusal alışkanlıkları rafa kaldırmanın vakti geldi artık;diyorum ki bu yazı ile bişeylerin farkında olalım,zaman geçiyor ve her kalan dakikada aradığımız mutluluğu kendimiz yaratalım.Ve yolun başındakiler;alışkanlığa alışmamaya alışın henüz başındayken,daha sonra vazgeçme kararı alana kadar ki süreç engebeli oluyor.
Sevgiler...

(Öykü Atölyesi'nin kelime oyunları için yazılmıştır).

26 Ağu 2008

Canan Tan/Yüreğim Seni Çok Sevdi


Sevdiğin müddetçe
ve sevebildiğin kadar,
sevdiğine herşeyini verdiğin müddetçe
ve verebildiğin kadar gençsin
demiş Nazım Hikmet.
Yine son sayfasında şaşırdığım ama bu defa mutlu bir şaşırma yaşadığım,''vay be!'' dedirten fevkalade bir son olmuş romanın bitirilişi...Baştan sona anlatmak istemiyorum kitabın içindekileri.Okumayan varsa bunun keyfini yaşasın,olaylar karşısında şaşırsın,üzülsün,düşünsün sonrasını istiyorum.Kitaptan birkaç yer var seçtiğim ve paylaşmak istediğim;

''....İçimden geçenlere gülüyorum.Çocuk doğurmak için,öncelikle evlenmek gerek.Evlilik kavramı ise,öylesine uzak ki bana...Gördüğüm bir filmdeki replikler düşüyor aklıma:
''Neden evli değilsin?''
''Önceleri evlenmek için çok gençtim.Sonra da hiç vaktim olmadı.Geçen yıl,on dakikalık bir fırsat geçti elime.Onda da saati kurmayı unutmuş,uyuya kalmışım!''

Gerçekten mükemmel bir cevap bu,üstü kapalı düşüncelere ışık tutan ve zekice...Ve kitaptan bu sözler hoşuma gitti bir de,Mark Twain'in sözleriymiş ve sırayla yazılmış;

''İmkansız olduğunu bilmiyorlardı,bu yüzden başardılar''
''Kitap okumayı bilmeyen kimsenin,okuma bilmeyene karşı hiçbir üstünlüğü yoktur''
''Doğru pabucunu giymeden,yalan dünyayı dolaşır''
''Her zaman doğruyu söyle;ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın''

Kendimi Aslı ile duygusal yönden bağdaştıramadığım,davranışlarına kızdığım,acaba böyle aşklar yaşanıyor mu dediğim,her yönden azmi alkışladığım kitabın işte son satırları...

''bir adım kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
Beni affet
Kaybetmek için erken,sevmek için çok geç...''

Eğer kitabı okuduysanız ya da okursanız bu son dizelerin tüm kitabın ana fikrine eşit olduğunu da anlarsınız.Keyifli bir yaşamdı benim için,bakalım sırada ki kitabım bende nasıl etkiler yaratacak.

24 Ağu 2008

Bir lambadan yola çıkıp yazdığım bir kaç satır...

Sıkıldım kitap okumaktan
Ya da kendimi o dünyaya veremeyişimden kaynaklı sıkılganlığım...
Günlerdir uzak durduğum düşünecelere karşı olan sorgulamalarım var yanımda
Ve ben aslında düşünmeyi istemiyorum.
Antrenin ışığını yaktım kalkıp
Karanlıktan korktuğumdan değil de bu defa
Düşündüklerime ışık yakmak istememden kaynaklı
Şimdi daha rahatım
Antrede ki ışık beyaz
Ve ona bakan ben karanlıkta sadece beyaz bir noktayım.

(Öykü Atölyesi fotoğrafın dili çalışması için yazılmıştır).

21 Ağu 2008

Blog Oyunu/Taklitçilik

Blog arkadaşım Gökkuşağı'nın Rengi davet edildiği blog oyununun konusu olan taklitçiliği bana paslamış.Kendi kelimerimle şöyle yazmak istedim;

Taklitçilik üretememek,kendine özgü nitelikler sağlayamamak ya da var olanlardan haz duymayıp başkalarından almaya çalışmak,pasiflik,özgüvensizlik ve hatta bir kişilik bozukluğu taklitçilik...
Benim diyememek,arka planda durmuşluğu kapatmaya çalışmak ve ön plana çıkışı yapaylıkla özdeşleştirmek...
....
Ve sonuç olarak;
Kişi kendi özellikleriyle meydan okuyabilmeli herşeye,orjinalliğiyle,kendine has duruşuyla buradayım demeli,yürümeli,hep ileriye gitmeli.
Çok teşekkür ediyorum yazmama vesile olduğun için.Bende bu konuyu Mutlu ve Umutlu'ma ve Kurudamlalar'a paslıyorum,kolay gelsin.

20 Ağu 2008

Sobe/Olmazsa Olmazlarım

Sevgili kurudamlalar beni sobelemiş,biraz geç kalmış olsamda ''olmazsa olmazlarım'' içerikli yazımı yazıyorum;

*Şöyle bir yaşamıma baktım da,hep yanımda olsun,onsuz olmaz dediğim tek birşey çıktı karşıma,oğlum...Benim olmazsa olmazım,onsuz yapamayacağım,belki bu kadar mutlu kalmamın en belirgin sebebi kendisi.Olmazsa olmazlarıma o'nun gülüşünü,ağlamasını,kucağımda uyuya kalmasını,kokusunu da ekleyebilirim...
*Bir diğeri inatçılığım,kararlılığım,dik başlılığım,hatalarım,doğrularım,seçimlerim,mutlu oluşum,huzursuzluğum...Şu ana dek Aylin'i Aylin yapmış/yapan herşey olmazsa olmazım.
*Biraz daha nesnelere dönersem eğer,her gittiğim yolculukta kıyafetlerime göre çantamda yerini alan ojelerim,kıyafetlerimi tamamlayan tonlarda çantalarım ve yine aynı tamamlama görevine nail olan kolyelerim...

Kısa kısa aklıma ilk gelenler bunlar oldu değer derecesine göre.Teşekkür ediyorum yazıyı yazmama neden olduğun için,bende Gökkuşağının Rengi'ni ve Muhabbet Çiçeği'ni sobeleyeyim,eminim yazacakları ''olmazsa olmaz''ları vardır.


19 Ağu 2008

Canan Tan/Piraye


Piraye...
Çarpık duyguların ve çarpık ilişkilerin yansıması,gel-gitlerin yaşandığı ve kısır döngüye döndüğü bir yol...İçinden çıkamadığım,kitabı iki günde bitirmemi sağlayan bir duygu yoğunluğu...Asiliğinde,karşı duruşunda özdeşleştiğim;fikrime eşit,hayal dünyama paralel bir kitapmış Piraye...
Diyarbakır'dan hoşlanmama,Diyarbakır'dan uzaklaşmama;törelere,geleneğe,göreneğe olan görüşlerimi desteklercesine cümlelerin içinde bulduğum kendimi ve gözlerimin dolu dolu olduğu son sayfalarında...Beklenmedik sona giden büyüleyici bir kitap Piraye...

Okumayan herkese,ısrarla tavsiye ettiğim ve iyi ki dedirteceğine inandığım bir kitap Piraye...

11 Ağu 2008

Marla...

......Belki de sınırlarını zorluyordu Marla'nın ve belki de artık taşmak üzere olan bir nehri andırıyordu yüzü.Acaba farkındamıydı yoksa farkında olmadan mı yapıyordu birşeyleri bilmiyordu.Düşünüyordu ama düşünmekten de sıkılmıştı artık.Huzur istiyordu ve koca bir sessizliğin çökmesini hayatına ki sessizliği de pek sevmezdi aslında.Ellerini cebine sokmuş yürüyordu,soğuktu,hafif hafif esiyordu rüzgar...Marla'nın içi üşüyordu.Karşıdan gelen arabaların ışıkları gözlerini rahatsız etmiyor muydu?Kornalar başını şişirmiyor muydu?Bu yoğunluk,kendi yoğunluğuna karışınca ağır gelmiyor muydu?
....
En son pencereden baktığımda evine dönmüştü,kapıyı açtı ve istediği sessizliğin evde bekleme ihtimali ile adımını attı kapısından,arkasına bile bakmadı...

6 Ağu 2008

Çilek tadında bir kış sabahı...

Çilek tadında bir kış sabahına uyanmak istedim bugün aslında,sıcacık yatağımdan çıkmamak için bir sağa bir sola döndüğüm ama minik erkeğim için eninde sonunda çıkmak zorunda kaldığım,sıcak bir çay aldığım ve soğukta üşümenin tadıyla çayımdan yudumladığım...Çilek tadında bir kış sabahına uyanmak istedim bugün aslında,pencereden baktığımda binalarda beyazlık görmek,balkona çıktığımda gözlerimle daha geniş bir beyazlığa hakim olmanın keyfini yaşamak ve o beyazlık şerefine bir kaç satır yazı yazmak...Geçtiğimiz kış gibi fıtnessa,dans kursuna,oraya buraya üşüyerek koşturmak istedim bu sabah.Boğazım ağrıdığında nane limon kaynatmak ama yine de gezme işlemini rafa kaldırmamak kışa inat...Yağmuru,soğuğu hissetmek ve buğulanan cama kocaman bir gülümseme çizmek istedim,saniyeler sonra akan damlaları izlemek,izlerken hayal etmek ve hayal ederken yaşamak istedim.

4 Ağu 2008

Gerçeğe yakın güzellikte eserler...

Julian Beever,Avrupa'nın kaldırımlarına “anamorphose” tipi (belli bir açıdan bakıldığında üç boyutlu hissi veren) resimler çizmesiyle ünlü bir ressam. Bu tarzını büyük şirketlerin reklamları için de icra ederek iyi para kazanıyor ama işin sanatsal boyutunu da ihmal etmiyor.İşte Julian Beever ‘a ait eserlere birkaç örnek;


Üyesi olduğum başka bir siteden arkadaşımın açtığı forumda gördüm bu resimleri,gerçekten bu kadar emek verilip,gerçeğe yakın şeyler çıkartılmış olması bir başka değer katıyor buna emek veren kişiye.Hani yürüğümüzde gördüğümüz an gerçek sanıp yan tarafından geçmeye kalkabileceğimiz kadar gerçek denilebilir.Bu güzelliği sizinle de paylaşmak istedim,umarım beğenmişsinizdir.

31 Tem 2008

Saat 04.39...Artık Gitmen lazım...


Havada bir başıboşluk kokusu mu var?
Bir yanlızlık mı esiyor ve bir düşünce bulutu ile mi örtülmüş her yer?
Adım atsam ayak izim çıkar mı?
Gittiğim yer belli olur mu?
Gölgesinden çıkamadığım bu depresif günler,hayatımın bir tuzağı mı?
Gel gitler yaşanır hep,yaşarım.
Ama gelipte uzun süre misafir ettiğim olmamıştı böylesine.
Açık açık git diyorum,doğru da olsan yalan da olsan GİT!
Artık kalmanı istemiyorum.
İstediğim sadece aklımın oyunlarını kapatıp bir de reset atmak ve belki de bir daha hiç açmamak...

23 Tem 2008

O'na dair/Ankara/ Minik Fok...

Bu gece bir başkayım nedense,şöyle biramıda alıp kafayı çekesim var ve sonrasında hiçbirşey düşünmeyecek şekilde uyuyasım yatakta.Öyle bakarken müzik eşliğinde yazıları gördüm O'na dair ve yaşanılmış 1 hafta aklımdan geçti birden.Ne kadar çok şey paylaşmışım ve ne kadar çok eğlenmişim,gülmüşüm.Şimdi özlediğimi hissettim,bir de doğum günümde yazdığın yazıyı da okuyunca...Yanımda olsan sadece sarılırdım...
Minik fokunun doğum günü ayın 24'ü...Diliyorum ki herşey gönlünce olsun,yeni yaşı yeni hayatıyla beraber en güzel şeyleri getirsin minik yüreğine.Ve annesi gibi olsun ilerde...Kalbi yüzü gibi güzel,güçlü,eğlenceli,paylaşmayı bilen ve aklı başında bir çılgın olsun;sevecen olsun.Bir gülüşü ile kendine bağlasın insanları...
Minik fok doğum günün kutlu olsun,nice mutlu yıllara...

17 Tem 2008

Kelime Oyunları/Renkler


Öyle bir düştü ki gördüğüm,yatmadan önceki son sözlerime bakılırsa biraz karışık ve biraz da beklenenden uzaktı.Mavi renkti,taş vardı,etraf siyahtı,sen vardın,ben vardım bir de yanımızda olmayan diğerleri.Çok çabaladık ama çabalayışımız bir kaçış gibiydi sanki.Başardık mı başaramadık mı hatırlayamıyorum,günün ışımasına cevap verdim çünkü.Yatağımda doğruldum,terliklerimi giydim ve 5 dakika sonra yine geri döndüm,içimde duyduğum her yarım kalan rüyamın devamını görme isteği gibi aynı istekle.Ama hepsinde de olduğu gibi göremedim.Amacımızı unuttum,neredeydik betimleyemedim ve renkleri aklıma bir türlü getiremedim.Şimdi sadece bir odadaydım ve rengim perdenin koyuluğundan kaynaklı kahverengiydi.Oysa bu şehirde yaşattığım renkler hep canlı,allı morlu,koşan,kıpırdayan,yerinde duramayan...
Gözümü kapattım ve yeniden açtım umutla.Renk yine de aynı.Dışarıya baktım hava kapalı ve yağmurlu,derin bir nefes aldım ve tekrar yattım.
Bu defa rengimi tutturamadım.

Olasılık ve denklemle karışık...


Bir güneşim bir yağmur bu şehirde,bir geceyim bir gündüz.Hangisi tercihim bilemedim,yağmuru severim ama bu aralar geceyi kendimle özdeşleştiremedim.Şuan içim gülümsüyor bana,halbuki 1 saat önce zırıl zırıldı,çığlık çığlığa.Bu değişiklik bu dengesizlik nedendir bilmem,uzun bir yolda nereye gittiğini bilmeden koşmak gibi ve nereye koştuğunu bilmemenin verdiği hazla sanki aynı eşitlikte bir denklem.Mutlu olabilmek ve devam ettirebilmek ise olasılık problemi kıvamında..Oysa ki anlamam ne olasılıktan ne de denklemden,şimdi gelişine vuruyorum topa,nereye gittiğini de önemsemeden...

15 Tem 2008

Fotoğrafın Dili/Zincir

Umutsuz olduğun zaman dersin ki keşke...Her defasında da dediğin tek şey bu olur.Hiç iyi ki demezsin ve hiç ileriyi düşünemezsin.Uykuya dalamazsın,yatamazsın,gözlerini kapatsan da kurtulamazsın.Bir zinciri var bu olumsuzluğun,sen onu kıramazsın.Seni saran bu bağdan kurtulamazsın.
Umutsuz olduğun zaman dersin ki neden?Cevap veremezsin bir türlü,aksine tam bir soru yığınında bulursun kendini ve cevapları sende olmayan.Öyle bir zinciri vardır ki bu soruların,sonunu hiç bulamazsın.Seni saran bu halkadan çırpınsanda kurtulamazsın.
(Bu yazı Öykü Atölyesi'nin Fotoğrafın Dili çalışması için yazılmıştır).

19 Haz 2008

Kendim için yaptığım bir fincan kahve eşliğinde...


Yaşam ilerlerken büyük bir hızla yaşadığımız anı ya da o anda neler keybedip kazandığımızı algılayabiliyor muyuz acaba çok merak ettim.....''hayat çok kısa ve yarın ne olacağı belli değil;küslüklerle,dargınlıklarla bir daha ele geçmeyecek zamanı harcamak neden''.Harcadığımız sadece insan duyguları değil halbu ki,olaylar içinde kaybolduğumuz an kendimizi de harcamış oluyoruz değil mi?
Koşmaktan yorulmak;dur demekten korkmak;hayır kelimesini yok sayarmışçasına sırf incinmesin mantığıyla,bizi üzen fakat yine de evet dediğimiz olaylar yaratmaktır hayatımızı zorlaştırmak.Bugün yapmak isteyipte yapamadıklarımızdır,mesela dondurma yemek isteyip yemememiz ya da şu işi yapayım deyip yapmadığımızdır.Amann bunlar ufak şeyler deyip kenara attığımızdır.Kendimiz için yaşamayışımızdır.Binbir türlü soru işaretinin akıl kapımızı çalışıdır hayatın zorluğu ve kapıyı açtığımız an buyur edilmeden içeri girip köşeye kurulmasıdır yüzsüzce.Biz düşünürken kendisinin sadece çözümlenmeyi beklemesidir,sorumsuzluğudur,yanlız kalmışlığıdır beynimizin.
Sorumluluk almaktır olur olmadık.Yükü taşımaktır zorluk.Alışveriş sorumluluğu,yemek sorumluluğu,çocuk sorumluluğu,eğitim sorumluluğu,öğrenci olmanın sorumluluğu ve hatta ta bebekken dahi yürümeyi öğrenme ve ayakta durabilme sorumluluğu vardır hayatımızda.Bunu hiç düşünmemiştim.Bakıldığında ne çok sorumluluk varmış irili ufaklı.
İnsan olmak zor,yükünü kaldırmak zor;bunlar arasında kendim için bu gün bunu yaptım demek daha da zor.
Düşünüyorum dün kendim için ne yaptım?
Kendim için sadece bir demlik çay demlemişim net olarak ve onun da hepsini içmemişim....

16 Haz 2008

Ben küçük bir çocuktum


Ben küçük bir çocuktum
Hani şu minicik eteği giydirilen ve altından gözüken beyaz minik bezimin sevimli olduğu düşünülen.
Ben küçük bir çocuktum
Hani şu şirinlik abidesi olma yolunda gülücükler atan,binbir surata bürünen ve bazen zırıl zırıl ağlayan,susturulamayan.
Ben küçük bir çocuktum
içimi dışımda yaşayan,ağzımda laf durmayan,patır patır dökülen,saçları iki yandan toplanan ama çoğu zaman taratmayan
Ben küçük bir çocuktum
Üç tekerlekliden bile düşmeyi beceren ama yılmadan iki tekerlekliye ulaşan,yine de yollarda düşüp kalkan,bacağı yara,kolu sıyrık
Ben küçük bir çocuktum
Dünyanın farkında olmayan,pembe bulutlardan oluşan,bir gök yumağındayım sanan
Ve ben bir küçük çocuktum
Hayalimde sınır tanımayan,yaramaz,inatçı ama her haliyle saf,temiz bir insan...

(Öykü Atölyesi'nin Fotoğrafın Dili çalışması için yazılmıştır.)

7 Haz 2008

Parça ile beraber okursanız çok hoş gelecektir kulağınıza

Umutsuz olduğu bir anda sevmek ister her insan
Birazcık şanslıysan neden olmasın.
''Bazen öyle çıkmaza girmiştir ki hayatımıza giren sorunlar,çıkış yolu arasanda bulamazsın ve tutunacak,o an seni saracak bir beden ararsın''
Kendinden emin değilsen sevme
Bensiz mutluysan hep öyle kal.
''sadece o an ki yanlızlıksa gidermek istediğin ve yarına doğan günde ihtiyacın kalmadığını anlayıp iteceksen bir kenara bekle ve bunu yanlız atlat''
Eğer hergece yattığında büyülü düşler sana
Benden bahsediyorsa
''günü atlatıp,geceye döndüğünde yine de aklındaysam,sağa sola her dönüşünde savurmak istediğin ben'i savuramıyorsan ve aslında savurmak istemediğinide anlamışsan...''
Hemen tatlı uykundan uyan
Çünkü ben hiç uyuyamam seni düşündüğüm zaman
''Geri kazanmak için adım at,seni kaybetme tehlikesinde olursam bir gün,attığın bir adımdan yola çıkarak sana koşacağımdan emin ol''
Ben ki sevmekten hiç usanmam...
''Eksin ve artınla seni kabul ettim,ben bu defa gerçekten sevdim''

Bugün bilmem neden çok duygusala bağlamış durumdayım kendimi.Aslında güne uykulu bir başlangıç yaptım,gece geç yatışımdan dolayı ve günün ilerleyen kısmında da uykulu halim uykumu alamamış olmamdan dolayı devam etti.Blogumun başına oturdum ve hep yazasım geldi.Yazdıkça da bunlar çıktı.Hoşuma da gitmedi değil aslında bu orta şekerli duygulu ve uykulu halim:)
Herkese iyi haftasonları diliyorum.

Sonu yazılmamış bir kitap,yarım kalmış bir hayat...

(Bu yazı Öykü Atölyesi/Fotoğrafın Dili çalışması için yazılmıştır)

Önü vardı bu yaşamsal kitabının fakat arkası olmayacaktı belki.
Çocukluğu eğlenceli,gençliğe geçişi sancılı ve evlenme zamanı geldiğinde olabildiğine inatçı yüreği ile adımlarını atıyordu yavaş yavaş.İnatçılığına rağmen evlendi hem de deli gibi sevdiği bir adamla birleştirdi hayatını.Çocukları oldu,derken çocuklarının çocukları.Sandı ki kendi çocukluğu gibi yaşanacaktı bir sonraki nesilin çocuklukları,sandı ki gençlikleri kendinin ki kadar parlak geçecekti,temiz kalacaktı.Sorunlar başladı ard arda,tahmin etmedikleri yaşanmaya başladı.Yıprandı,yıpratıldı.En sevdiğinin ölümüyle yanlız kaldı yaşlılığının safhalarında.Dayanak aradı bulamadı,büyüttükleri zaten çoktan kapıyı kapatmıştı aralık bırakmadan.
Son karesini hatırlıyorum,hiç silinmedi ki hafızamdan.Soluk taş merdivenler,merdivenler üzerinde elinde sigarası oturuyordu.Beyaz saçları tülbentinden görünüyordu ve yüzünde ki çizgiler hayatındaki gelgitleri yansıtıyordu.Herşeyi gitmişti ve elinde kalan son şey torununa ait beyaz gelinlikli bir bebekti.Merdivenlerine düşürdüğü bu bebeği almadan yoluna devam etti.
Şimdi nerede,ne durumda,hayatta mı yoksa değil mi bihaberim.O'na ait elimde,her gördüğümde lanet okuduğum 2 çocuk ve hiç birşeyden haberi olmayan sevimli 3 küçük torun kaldı.Bir de cevabı olmayan bir poşet soru işaretleri...

6 Haz 2008

Kelime Oyunları/Fısıltı-Fısıldamak

Benden uzaklaşırken fısıltılarla konuşuyorlardı ve ben o ruh halinde birşey anlamıyordum.Tek bildiğim artık nedenimin kalmadığı ve tek bildiğim yeni bir neden olamayacağıydı.Hala ne olup bittiğinin farkında değilmişim gibi öylece oturuyordum.Sakinleştiricinin etkisi olsa gerek.Sırtımı soğuk duvara dayamış,birşey yokmuş gibi davranıyor adeta olan şeye sırtımı dönüyordum yok sayarcasına ve aslında olduğunu bildiğim halde.Çelişki...Bunu da biliyordum hatta bunun ilerisinde artık dengesizce düşündüğümü de.Ama çıkmazında olduğum yol beni sadece buna çıkarıyordu.Rotamı çizmiş,bana;beni yavaşça kaybetmemi fısıldıyordu.
Kimsenin bişey söylemediği zaman diliminde ve cevap alamadığım bir hastane koridorunda beklerken,düşünüp düşünmemek arasında gelgit yaşadığım,umut edip etmemek arasında bocaladığım ve bekleyişin verdiği acıdan isyan etme noktasına geldiğim bir anda,söylediği tek kelime noktaladı herşeyi.
Ve ben beni kaybettim;o an O'nu kaybettiğim gibi...

4 Haz 2008

Mail kutuma gelen bir mailden yola çıkıp içimi dökmeme müsaade var mı?

Geçenlerde arkadaşımdan bana gelen bir mail duygularıma tercüman olmuş gibi gerçekten,hemen paylaşıyorum;

''Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

· Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığı öğrendiğim kolayı içemez oldum.

· Aids virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.

· Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.

· Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.

· İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum.

· Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar, organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.

· Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.

· Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.

· Msn paralı olacak; Adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.

· Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.

· Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim.

· Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.

· Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin biraz daha bozulduğunu fark ettim.

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen;

“lütfen okuyunuz”, “çok önemli”, “aman virüse dikkat”, “bilmem kim para dağıtıyor”, “en az beş kişiye yolla”, “inanmadım ama doğruymuş”, “kişiliğini test et”, “tıkla para yolla, tıkla yardım et”, “bilmem kim seni gözetliyor”, “bilmem kime mail at, haddini bildir”, “onu yeme bunu ye” şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber “kafayı çizme”ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.



ÖNEMLİ NOT :

ŞİMDİ: Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezsen;
Bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana sıçacak ve hayatı sana dar edecektir.
Bir Dost...''

Gerçekten birbirinden absürt mailler geliyor bazen kutularımıza,aslına bakarsanız çoğunu okumadan silmiyor da değilim.Şu slaytları kaçırmıyorum ya da benzeri iletileri ama özellikle şu yaygın virüs uyarıları,msn paralı olacak hikayesi ki aylardır aynı mail dönüp duruyor mail kutularında:)Filistin'le,coco cola ile bilmemneyle,şunla bunla olan mailleri sevmiyorum.Bana arkadaşlarımdan,arkadaşlarıma arkadaşlarından ve o arkadaşlara kendi çevrelerinden yayılan bu maillerin ilk kalemini çok merak ediyorum,büyük başarı diyerekte onu kutlayacak bir mail atmak istiyorum:)

Hele dün aldığım bir mail var,Filistin'den bahsediyor.Gerçekten zalimce,insanlık dışı yapılanlar.üzülmüyormüyor muyum?Tv de,gazetede gördüğümde içim acımayır mu?Her katlediliş sonrası insanlıktan nasibini almamış bu insan görünümlü farklı yaratıklara lanet etmiyor muyum?Ama kendi ülkemde ki terör için kat kat daha fazla acı yaşıyorum,benim ülkemde ki vahşeti,katliamları,cinayetleri,saklı siyasi olayları,dağlardaki katliamları bitirelim hele,hele bir önüne geçelim,ondan sonra yapabiliyorsak başkaları içinde bişeyler yapalım.
Her önemli bir olayda,sık sık saçma magazinsel haberlerle,ottan b.ktan isimlerle gündemin değiştirildiği Türkiye'de,bari bizim önceliklerimiz değişmesin diyorum,yanlışım varsa affola...

Ayrıca bana mail atan arkadaşlarıma,msn listeme;sözüm size değil,bu saçmalıkları çıkartan birinci kişilere.

1 Haz 2008

Kelime Oyunları/Kahve


Geliyor...
Geçtiğimiz sene bu ayda tanıştığım,sıcak yüzlü,sempatik kadın bugün geliyor.
''Sen sitedekinden farklısın,ben şöyleyim,bu böyle'' diye cümleler konuştuğum,üç kafadar Ankara'nın işlek caddelerinden birinde çıktığımız cafenin ikinci katında ve elimizde şimdi ismini hatırlamadığım,soğuk kahveler diye adlandıracağım içeceklerle dilek dileyerek şerefe yaptığım ve hatta öncesinde oturduğumuz flamingo pastanesinde,bir kahve falıyla ona biraz daha yaklaştığım kadın,belki de bugün hiç uzaklaşmamacasına geliyor.

1 seneye yakın görmedik birbirimizi,hala o ilk görüşmeyle duruyor yüzlerimiz.Tabii yılbaşı,doğumgünü fotolarını ve saç rengimi gösterişlerimi saymazsak...Binbir şekilde hediye gönderdik onca mesafeye ve çoğu zaman süprizlerle olan bu paketlerden coşkuya kapıldım...Geceleri sabahladım,geceleri güldüm,geceleri ağladım kimi zaman ve hep hissettim varlığını...

Şimdi aynı havayı soluyacağımız belki yarım günde yanına varacağımız bir dilime geliyor ve biliyorum yine ilk buluşmamız aynı şehirde,belki aynı yerde ve bir kahve eşliğinde olacak.Bu kez daha sıcak,bu kez daha duygusal,bu kez daha komik ve bu kez biz'i daha net ortaya koyabileceğimiz bir günle başlayacağız ve kahve kokusunu çektiğimiz her an bu başlangıcın keyfine daha çok varacağız.

Geliyor...Pembe montuyla anımsadığım,güzel gülüşlü ve ilk kez göreceğim bir minik fok ile sempatik kadın bugün geliyor.

29 May 2008

Onlar sokak çocukları

(Bu yazı,Öykü Atölyesi/Fotoğrafın Dili çalışması için yazılmıştır)


........Nasıl bir yerdi bilemedim ilk gördüğümde,etraf dağınık,etraf puslu,etraf karmaşık hislerin yer aldığı bir sağnak yağmur bulutu.İlk deneyimimdi ve elimden geldiğince çaba göstermek istedim onlara.Birine baktım ve sonra diğerine tanıştırılırken.''Sizlerle dialog kuracak yeni üyemiz Aylin'' dedi yanımda duran,kapı gibi sağlamlığına inandığım adam.Öyle boş boş baktılar,sanırım inanç duymadılar o an.Sonralarda beni kabul etmiş olacaklar ki yavaş yavaş iç dünyalarını araladılar,kolay oldu desem yalan olur.Kimi kimsesizdi,kimi sokağa atılmıştı,kimi yurttan kaçmıştı ama hepsi sevgiye,sahiplenilmeye açtı.O an anladım ki onları bu sokaklarda hırçın yapan da geçmişlerinde tanıştıkları bu his düzensizliğiydi.
Zamanla paylaşamamaya başladılar içlerini açtıkları kişiyi,birbirleriyle yarıştılar.Çoğu zaman küstüler hatta,yüzlerini döndüler suçlarcasına.Paylaşmak onlara göre değildi,birbirleriyle paylaştıkları tek şey,ait olduklarını bildikleri ıssız,çelimsiz ve hatta siyah-beyaz yerlerdi.